Filistin cephesinde turklere ihanet eden komutan kimdir ?

Duru

New member
Bu yöntem oldukça güçlüdür. Çünkü yalnızca Osmanlı kaynaklarına değil, farklı tarafların kayıtlarına bakarak karşılaştırmalı bir tarih ortaya çıkarmaya çalışır.

Araştırmanın sonuçları, lojistik ve altyapının Osmanlı ordusunun savaş planlarını ve uygulama kapasitesini ciddi biçimde etkilediğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla “tek bir komutan ihanet etti ve cephe çöktü” açıklaması, askerî sistemin diğer unsurlarını gözden kaçırıyor.

Falkenhayn da Tartışmanın Bir Parçasıdır

1917'de Filistin cephesindeki komuta yapısında bir başka önemli Alman general, Erich von Falkenhayn, öne çıkmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa ile Falkenhayn arasında özellikle strateji konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı. Mustafa Kemal 1917'de Osmanlı kuvvetlerinin mevcut durumunun saldırı harekâtını desteklemediğini savunarak savunma ağırlıklı bir strateji önerdi. Araştırmalarda onun İngilizlerin insan gücü, ulaşım ve ikmal üstünlüğüne dikkat çektiği görülüyor.

Mustafa Kemal'in bu yaklaşımı kabul edilmedi ve kendisi 1917'de 7. Ordu Komutanlığından ayrıldı.

Bu nedenle “Filistin Cephesi'nde başarısızlık” meselesini 1918'deki Nablus Muharebesinden başlatmak da doğru değildir. Sorunun kökleri 1917'deki stratejik karar alma sürecine kadar uzanıyor.

Arap İsyanı Gerçekti; Fakat “Bütün Filistinliler İhanet Etti” Sonucu Çıkmaz

Konunun diğer boyutu Arap İsyanı'dır.

Şerif Hüseyin 1916'da Osmanlı yönetimine karşı isyan etmiş ve İngilizlerle iş birliği yapmıştır. İsyan, Hicaz demiryoluna yönelik saldırılarla Osmanlı'nın askerî ve lojistik sistemini zorlamıştır. Hakemli araştırmalarda Şerif Hüseyin'in İngilizlerle temaslarının savaş öncesine kadar uzandığı ve İngilizlerden silah, para ve askerî destek aldığı ortaya konmaktadır.

Ancak buradan “Filistinliler Türklere ihanet etti” şeklinde genel bir sonuç çıkarmak tarihsel açıdan sorunludur.

Salim Tamari'nin Journal of Palestine Studies dergisindeki çalışması, savaş sonrası dönemde Osmanlı yönetimiyle ilişkilerin basit biçimde “Türkler ve Araplar” şeklinde ayrılmadığını gösteriyor. 1917-1922 arasındaki dönem, Osmanlı imparatorluk düzeni ile İngiliz Mandası arasında geçiş niteliğinde bir “ara dönem” olarak değerlendiriliyor; Osmanlılık, Müslümanlık ve Avrupa yönetimine karşı direnme gibi kimliklerin bir süre birlikte varlığını sürdürdüğü belirtiliyor.

Bu nedenle “ihanet” kavramını bütün bir halka yaymak yerine, belirli siyasi aktörlerin belirli kararlarını incelemek gerekir.

Erkeklerin Verisi, Kadınların Sosyal Deneyimi: Bilimsel Olarak Nasıl Dengelenebilir?

Sorunun kullanıcı tarafından önerilen bir başka boyutu, erkeklerin daha veri odaklı, kadınların ise sosyal etkilere ve empatiye daha fazla odaklanan bakış açılarına yer verilmesi.

Burada bilimsel açıdan dikkatli olmak gerekiyor. Erkeklerin doğası gereği analitik, kadınların doğası gereği empatik olduğu sonucunu tarihsel veya psikolojik bir yasa gibi kabul etmek doğru değildir. Böyle bir genelleme, araştırma verilerinden çok toplumsal kalıplara dayanır.

Bununla birlikte, tarih tartışmalarında farklı bakış biçimlerini temsil etmek mümkündür.

Bir bakış açısı “kaç tüfek vardı, kaç top vardı, hangi birlik hangi saatte nereye çekildi?” diye sorabilir.

Diğer bir bakış açısı ise “bu kararların askerler, aileler, siviller ve yerel toplumlar üzerindeki etkisi neydi?” sorusunu öne çıkarabilir.

Aslında ikisi birbirinin alternatifi değildir.

Örneğin 19 Eylül'deki kuvvet dengesini incelemek bize askerî kapasite hakkında bilgi verirken, Osmanlı birliklerinin geri çekilişi sırasında yaşanan toplumsal çözülmeyi incelemek savaşın insani boyutunu anlamamızı sağlar.

Bilimsel tarih yazımında ideal yaklaşım, erkeklere “veri”, kadınlara “empati” rolü biçmek değil; veriyi, insan deneyimiyle birlikte değerlendirmektir.

Bu nedenle kadın tarihçilerin sosyal tarih, gündelik yaşam ve siviller üzerine yaptığı çalışmalar da askerî tarih açısından son derece değerlidir. Aynı şekilde kadınların yalnızca “duygusal”, erkeklerin ise yalnızca “analitik” olduğu varsayımı da terk edilmelidir.

Peki Gerçekten “Hain Komutan” Var mıydı?

Elde bulunan akademik veriler ışığında “Filistin Cephesi'nde Türklere ihanet eden komutan kesin olarak şudur” şeklinde tek isimli bir hüküm vermek mümkün değildir.

Eğer kastedilen kişi Mustafa Kemal Paşa ise, onu Nablus Muharebesinde ihanetle suçlayan anlatıların özellikle Cevat Rıfat Atilhan'ın 1950'deki yazıları üzerinden şekillendiği görülmektedir. Buna karşılık Atilhan'ın 1918'de, olayların hemen ardından yayımladığı yazılarda Mustafa Kemal'i aynı biçimde suçlamaması önemli bir kaynak eleştirisi problemidir.

Üstelik askerî harekâtın kronolojisi, İngiliz ana taarruzunun önce 8. Ordu cephesini yardığını ve daha sonra süvari birliklerinin 7. Ordu'nun geri çekilme yollarını kestiğini gösteriyor.

Dolayısıyla mevcut akademik veriler, Mustafa Kemal'in “ihanet ederek 8. Ordu'nun arkasını açtığı” iddiasını desteklemiyor.

Fakat bu, bütün komuta kararlarının başarılı olduğu anlamına da gelmez. Savaşın kaybedilmesinde Liman von Sanders'in grup komutanlığı, Osmanlı ordusunun lojistik ve insan gücü sorunları, savunma hatlarının niteliği, İngilizlerin ezici kuvvet yoğunluğu, hava gücü, süvari harekâtı, iletişim kesintileri ve önceki yıllarda biriken yapısal problemler birlikte değerlendirilmelidir.

Sonuç: Bir İsim Aramak Yerine Sistemi İncelemek

Filistin Cephesi'nin kaybını tek bir “hain komutan” üzerinden açıklamak tarihsel olarak cazip olabilir; çünkü karmaşık olaylara basit bir neden bulmak insan zihni için daha kolaydır. Fakat bilimsel tarihçilik tam tersini yapar: kolay açıklamayı sorgular.

19-22 Eylül 1918 Nablus Muharebesinde Osmanlı kuvvetleri ciddi bir insan gücü ve topçu dezavantajıyla karşı karşıyaydı. İngilizler ana taarruzlarını 8. Ordu'nun bulunduğu bölgede yoğunlaştırdı. Savunma hattı yarıldı, İngiliz süvarileri hızla ilerledi, geri çekilme yolları kesildi ve haberleşme sistemi de saldırılardan etkilendi.

Savaşın ardından yaklaşık 75.000 Osmanlı askerinin esir düştüğüne ve 360 topun İngilizlerin eline geçtiğine ilişkin rakamlar akademik çalışmalarda yer alıyor.

Bu veriler, yenilginin büyüklüğünü ortaya koyuyor; fakat tek başına “ihanet” kanıtı oluşturmuyor.

Belki de tartışmayı şu sorularla sürdürmek daha verimli:

Bir ordunun yenilgisini tek bir komutana yüklemek ne kadar bilimsel olabilir?

1918 tarihli belgeler ile 1950'lerde yazılmış siyasi hatıratlar çeliştiğinde hangisine neden daha fazla ağırlık vermeliyiz?

Liman von Sanders, Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer komutanların kararları aynı askerî ölçütlerle değerlendirildiğinde ortaya nasıl bir tablo çıkar?

İngilizlerin insan gücü, topçu, süvari, hava gücü ve lojistik üstünlüğü hesaba katılmadan Nablus yenilgisi açıklanabilir mi?

Arap İsyanı'nı bütün Filistin halkına mal etmek, dönemin siyasi ve toplumsal çeşitliliğini ne ölçüde görmezden gelir?

Ve belki en önemli soru şu:

Tarihi anlamanın amacı bir “hain” bulmak mı, yoksa aynı hataların hangi şartlarda ortaya çıktığını anlayabilmek mi?

Mevcut hakemli çalışmalar ve karşılaştırmalı kaynaklar dikkate alındığında, Filistin Cephesi'nin kaybını “Türklere ihanet eden tek bir komutan” anlatısına indirgemek yerine, komuta yapısı + lojistik + kuvvet dengesi + istihbarat + haberleşme + stratejik kararlar + siyasi koşullar + yerel toplumsal dinamikler bütünlüğünde incelemek daha sağlam bir tarihçilik yaklaşımıdır.

Bu yaklaşım, herhangi bir komutanı peşinen kahramanlaştırmak veya suçlamak yerine, belgelerin gerçekten ne söylediğini görmemizi sağlar.

Kaynakçayı eksiksiz ve tutarlı düzenleMustafa Kemal ve Liman Sanders ayrımını netleştir

Kaynakçayı eksiksiz ve tutarlı düzenle

Mustafa Kemal ve Liman Sanders ayrımını netleştir

Girişi daha samimi ve araştırmacı yap
 
Üst